..Nerde Kalmıştık?

July 21st, 2008 admin 1 comment

Temmuzun son demlerinin yaşandığı bu günlerde, her nekadar temmuza değil de ağustosa yakışan bir sıcakla kavrulsak da uzun zamandır yazmamış olmanın utancı ve ağırlığı altında klavyemde tıkırdamaya başladım..

Hukuk adına, hayat adına yazılabilecek çok şeyler oldu son dönemde.. Hepsi de iç karartıcı konular öyle ki; değil yazın bu sıcak günlerine ancak Norveç denilen ülkenin puslu soğuğuna yakışır cinsten..Eski bir Türk destanının destansılıktan çıkıp 3. sınıf bir yazarın hikayesine dönüşmesini mi istersiniz? Ya da işlerine geldiğinde yargıyı bağımsız işlerine gelmediğinde ise bağımlı ilan eden apolitik politikacıları mı? Hepsinden bolca mevcut canım memleketimde. Denizde kum bizde dert yada bizde dert denizde kum belki de..

Kondom isimli şarkıcıkları dinleyip, başbakanın oğlunun gemiciğine takılmadıktan sonra bizden iyisi de yok aslında. Hele bir de particikleri kapatıp, Ergenekon yurdundan fırlamış Türkcükleri içeri atıyorsak (destana yollama vardır 301. madde ile ilgimiz yoktur) deymeyin keyfimize. Dedik ya, yada demeye çalıştık ya..İlginçtir güzel ülkemiz..

Bizler yerli malı haftası ile büyümüş son nesil olarak tüketecek yerli malı bulamazken, atalarımızın “kafirun” dedikleri tüketmek için bolca Bankacık buldular kendilerine. Amip gibiler mübarek, bir de bölünerek çoğalsalar tam olacak..Finans piyasası demişken enflasyon canavarı Canavarcık olarak yaşamını idame ettirmekteymiş. Enflasyounu 3 rakamlı hallerini bilen bizler için hala korkutucu bir durum söz konusu değil belki, tek korkumuz yerli dizi enflasyonu..O da son demlerinde gerçi, yakında onu da AB standartlarına uydurur -Standart demişken bir AB standartları enstitüsü şart mı ne?Saatleri Ayarlama Enstitüsü kıvamında bir bürokrasi olmazsa kurtarmaz zira bizi- hint dizilerini yerli dizi diye yuttururuz vesselam. Tıpkı Çin mallarını Türk diye giydirdiğimiz gibi.

Tek bir satırını bile paylaşmayacağınız bir yazı belki bu, veya yazıcık; yazımsı. Her ne denirse densin yazanın kafasının karışmışlık derecesini göstermesi açısından gerekli..

Not: Beni arayanlar evimde TRT 1 kanalını siyah beyaz izlemeye çalışıp eski ve kaliteli programları bulamadığı için hüzünlenmiş vaziyette elindeki “Panço” cipsi yiyen, yoldan geçen pamuk helvacıdan pamuk helva alan, hala mahalle arasında taştan kale kurup top oynayan, kavanoz dibi cam ve kemik çerçeve ikilisini garipsemeyen çocukları  dikkate almadan geçmesinler. Aralarında ben de oynuyor olabilirim..

- Ya teyze top balkona kaçtı atar mısın?

- Sizi gidi eşek sıpaları sizi kaç kere dedim burda top oynamayın diye….kesicem topunuzu….

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Categories: Genel Yazılar Tags:

Anlam

February 2nd, 2008 admin 4 comments

Bir anlam vardı uzakta bir yerde. Ne olduğunu bilmediğimiz ama kendisi için yaşadığımız. Günü anlamlandırmak için hep o anlamdan faydalanırdı insanlar. Bir gün, bir başka anlam onun yerini alana kadar…
İlk anlama Tanrı demişti insanoğlu..Soyuttu; elle tutamazdık, gözle göremezdik. Ama bilirdik ki o bizi görürdü. Kurallar koymuştu kendi anlamının mantıksal çerçevesinde; ya da belki de bizler onun kurallar koyduğunu düşünmüştük. Başlangıcı ne olursa olsun, bizleri bağlardı o kurallar..Hayatımızın adımları, hep o anlam ile hayatımızı ne şekilde yorumladığımıza göre değişirdi.
Sonra ikinci bir anlamı farketti insanoğlu. Bu anlam çok daha somuttu; elle tutulmuyordu belki ama sonuçlarını katı bir soğuklukla hissettiriyordu. Ölüm dediler adına; ilki gibi gene hayatımızı yorumlarken kullanılıyordu. Ama bu sefer derin bir korku ile, kaçınılan bir olgu olarak. Artık öyle bir hal almıştı ki ilk anlam ile birlikte hemen akla gelen, korkulan olmuştu. Hatta kimi insanlar diğerleri ilk anlamdan uzaklaşmasın diye ikinciyi kullanır olmuştu..
…Ve sonra, belki bir gün gelecekte…Asıl anlamı keşfedecekti insanoğlu. Varlığının yegane sebebini; kendisini ve etrafını koşulsuz sevmeyi..İşte o zaman ilk anlamı yaşayıp ikinci anlamda kaybolmayı öğrenecekti…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Categories: Genel Yazılar Tags:

Hukukça Bakmak

February 1st, 2008 admin 1 comment

İçinde bulunduğumuz çağın insanı içinde kaybeden keşmekeşinde, tad alarak değil de, sanki bir günü daha atlatmak için harcıyoruz hayatlarımızı..Modern toplumun ya da modern toplum diye bize dayatılanın üzerimizde kurduğu baskılar çok zaman yaşamımızı sınırlandırıyor. Sabah 8 akşam 6 mesaileri, trafik çilesi, güncel sorunlar ve her gün içinden asla çıkılmayacakmış gibi duran onlarca sorun.. Modern çağın üzerimizde kurduğu hakimiyet artarken düşüncelerimiz de bu baskıdan nasibini alıyor. Tek derdi elindeki odun parçası ile bir hayvan avlayıp akşam mağarasında yaktığı ateş kenarında bu eti yemek ve ömrünü her gün yeni bir şeyi -farkında olmadan- keşfederek yaşamak olan atalarımız, elbette ki bizden daha basit sorunlara sahiptiler. Para yerine takas, ocak yerine ateş kullanırlardı, modern çağın standartlarına göre belki de barbardılar..Peki ama bizden daha mı mutsuzdular?

Modern çağın insanı, bir yandan eskiyi içinde yaşadığı zamanın ölçütleri ile değerlendirirken diğer yandan kendince yeni değerler ortaya koymakta. Bugün artık yamyamlık bir suç olarak görülürken, milyonları herhangi bir hammadde için öldürmek “savaş” adı altında değerlendirilebiliyor. Oysa ki, ilkel addettiğimiz bir yerlinin, tanrısal-üstün özellikleri bulunduğunu düşündüğü bir insanı, onun ruhuna ve gücüne sahip olmak için yemesi ile milyonları en nihayetinde bir “madde” için öldürmek sonuçları itibariyle farklı olgular değil..Hatta zamanı ve koşulları içinde -bir ütopya olsa da- etik bir değerlendirme yapıldığında birinci olayın ikincisinden daha erdemli bir vaka, inanış olduğu düşünülebilir. Özüne inildiğinde insanın insanla savaşı tüm kültürlerde var olmuş gibi gözükmekte.

İronik bir şekilde Cicero’nun öz deyişinde belirttiği gibi “ibi societas ibi ius” (nerede bir toplum varsa orada hukuk vardır) durumu aslında bu savaş halini örtülü olarak belirtmektedir. Aslında, her toplumsal düzeyde bir hukukun varlığını vurgulayan bu söz, alt yapısı itibariyle bu durumun gerekli olduğunu da belirtmekte. Çünkü, nerede ve ne zaman yaşamış bir insan topluluğu varsa gerek iç ve gerekse de dış çatışma hep varolmuş. Bu noktada hukukun çatışma kültürünü sonlandıran bir etki göstermediği ve fakat getirilen her kurala karşı birisinin ya da birilerinin muhalif kaldığı gözlemlenmektedir. Demektir ki bizleri çevreleyen kurallar silsilesi herkesi memnun edebilmiş değildir. Acaba bu büyük üstad Goethe’nin kurguladığı; “insanlara oldukları gibi muamele edersek onları daha kötü kılarız; eğer onları olması gerektiği gibi ele alırsak olabilecekleri kadar iyi yaparız” şeklindeki toplumsal hukuk tanımının iflası mıdır? Yoksa hukuk denilen sistem zaten en başından beri ölü -yada yumuşatılmış bir ifade ile- sakat doğmuş bir çocuk mudur? Asla cevaplanamayacak bir soru değil mi? Sorunun cevabı eski bir paradoksta gizli; “bir Giritli bütün Giritliler yalancıdır demiştir.”

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu