Geleneksel interneti yasaklama şenlikleri kapsamında yeni bir atılım yapan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) Şubat ayı sonunda onayladığı “İnternetin Güvenli Kullanımına Dair Usul ve Esaslar Taslağı” 22 Ağustos 2011 tarihinde yürürlüğe girmesi bekleniyor. Buradan ayrıntılarına ulaşılabilecek yasaklamalara ilişkin olarak Bianet tarafından Danıştay nezdinde dava açılmış durumda. Eğer davada 22 Ağustos tarihine kadar bir yürütmeyi durdurma kararı verilmezse ülkemiz Çin usulü bir intranet ile internetin tadını çıkarmaya başlayacak. Avrupa’nın en pahalı internetlerinden birini kullanan ülkemiz açısından, özellikle de durum son günlerde yaşanan gelişmeler ile birlikte değerlendirildiğinde, pek de şaşırtıcı değil. Henüz yayınlanmamış kitapların suç unsuru sayılarak toplatılmaya çalışıldığı bir ülkede, yönetici dediğimiz (neyi yönettiklerinden bihaber) kimselerin, bu şekilde bir yol seçmesi vakayı adiyeden sayılmalı. Yasaklama temelde, çocukları kötülüklerden korumak gibi ulvi gerekçelerin arkasına saklanmaya çalışılsa da temel neden aslında bu düzenlemeleri yapan kimselerin, sorumlu oldukları “bilgi teknolojileri ve iletişim” alanından sorunlu olmaları. Zira bilgi teknolojileri bilginin yayılması, dağıtılması ve paylaşılması esasına dayanmalı. en azından makul ve mantıklı bir ülkede olması gereken bu. Diğer yandan, ülkemiz açısından değerlendirildiğinde, düzenleme yapması gereken kurumun iletişimi engellemeyi daha kolay bulduğu da bir gerçek. Bürokratların arkasına sığındıkları “yasa bunu emrediyor” bahanesinin geçerliliği ise aslında ayrıca tartışılması gereken bir sosyal olgu. Bu tip yasaların yapılma sürecinde aktif rol alan bürokratların, daha sonra kendi ürünlerinin arkasına sığınmasının ne kadar etik olduğu toplumun takdirinde olmakla birlikte, hukuk kurallarının ortaya konulmasında izlenen genel geçer süreç de aslında bu tip yasaların yapımında gözardı edilmekte. Yasalar, toplumdan bağımsız kurallar olmadığı için yasaların belirlenmesi ve ortaya konulmasında izlenen süreç; öncelikle bir toplumsal normun ortaya çıkması, bu toplumsal normun toplum tarafından içselleştirilerek uygulama haline getirilmesi ve en son olarak ise yasa koyucu tarafından bu toplumsal normun yasalaştırılması şeklinde olmaktadır. Bu süreçten ayrıksı olarak gelişen yasalaşma süreçleri genellikle toplumların buhran dönemlerine ve ihtilal zamanlarına rastlamaktadır. Örneğin; devrim yasaları ve Cumhuriyetin kuruluş döneminde izlenen yasalaşma süreci bunun bir yansımasıdır. O süreçte yasaların yaptırım unsurundan geri kalmış bir toplumu ileri götürmek adına faydalanılmıştır. Bu tip istisnai dönemler haricinde ise, toplumdan kopuk olarak çıkarılan yasalar genellikle totaliter rejimleri işaret eder. Bu konuda Hitler dönemi Almanyası yaygın olarak gösterilen bir örnektir.
Olayın özüne dönmek gerekirse, getirilmeye çalışılan düzenleme mevcut yasaklara ek olarak, kullanıcılara zorunlu olarak bir paket seçtirmeyi ve bu paketin kapsamı dışında yer alan içeriklere ulaşımlarını engellemeyi amaçlamaktadır. Bu sayede adil kullanım kotası denilen, anlamsız kısıtlamaya ek olarak sansürlü ve limitli internet macerasına doğru yol alınmaktadır. Getirilen kısıtlamaların arkasında yatan nedenler, özellikle geçmişteki site erişim engellemeleri de dikkate alınırsa, aslında çok açık: İnsanlar internette devletin ulaşmalarını istemediği içeriklere ulaşabiliyor. Bu hastalıklı bakış açısı yönünden bir değerlendirme yapılmak istenirse, devlet ceza yasalarında suç saydığı fiilleri teşvik edici içeriklerin yanısıra, sadece sosyal düzenleyici olarak yer aldığı ve sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak sınırlı şekilde müdahale etmesi gereken alanlara da el atmış gözüküyor. Örneğin; çocuk pornosu, uyuşturucu ticareti, intihara teşvik ceza yasaları ile suç olarak belirlendiğinden bu tip sitelere erişim yasaklanmak isteniyor. (katalog suçları denilen bir kavram dahi yaratıldı bunun için) Öte yandan, devlet çocukların gelişimi, aile yaşamı gibi sadece düzenleyici tedbirleri almakla yükümlü olduğu alanlarda da olumsuz gördüğü içerikleri yasaklayarak rolünü yerine getirdiğini savunuyor. Oysa, bu tip konularda devletin yasaklayıcı rolü değil düzenleyici rolünün ön planda olması gerekmekte. Zira kişilerin iletişim, haberleşme ve haber alma özgürlükleri ile bu tip sosyal alanların sınırları çoğu zaman örtüşmekte. kişilerin en temel hakkı olarak, kişiliklerini istedikleri yönde geliştirme özgürlüğü bulunduğunu da göz ardı etmemek gerek. Bir kişi, porno filmleri sanatsal bulduğu yada sadece hoşuna gittiği için izlemek istiyorsa, devletin diğer kimselerin hakları açısından bunu yasakladığını belirtmesi, özellikle de genel ev açmanın belediyelerin ve benzeri devlet kurumlarının iznine tabi olduğu bir ülkede ironik durumlar yaratabiliyor. Genelevlerden vergi alan bir devletin porno siteleri kapatması, insanın aklına insanların devlet eli ile legal fuhuş yollarına çekilmek istenip istenmediği sorusunu dahi getirebilir. Bu uç ve mizahi örnek bir kenara bırakılırsa, çıkarılan yönetmelik ve yasaların bizzat anayasa ve Anayasımızın 90. maddesi çerçevesinde Türk kanunlarından üstün olarak uygulanan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelere aykırı unsurlar içermesi hukuk devleti ilkesi açısından da ciddi sıkıntıları içinde barındırmakta.
Yasaklamaların istisna olması gereken, olağan bir hukuk düzeninde, yasakları genel kural, serbestileri istisna haline getirmek demokrasilere özgü bir yol değildir. Yakın tarihimizde kitapların ve iletişimin engellendiği kötü örneklerin yanında, kitapların yakıldığı, insanların tercih yapmaya zorlandığı ve sınıflandırıldığı tarihsel örnekler hep totaliter rejimleri işaret etmekte. İnsanlığın bilim ve bilişim çağını yaşadığı şu günlerde, Avrupalı milletlerin Orta Çağ’da bıraktığı garip alışkanlıkların yeniden hortlaması insanlık adına gerçekten küçük düşürücü. Devletin vatandaşlarını ne istediğini bilmeyen ve kendi tercihlerini yapamayan eblehler yerine koyması ise kabul edilemez. Zira bu çıkarımdan hareket ile en iyisini bilmediği iddia olunan vatandaşa tanınan oy hakkının gerekliliği de tartışmaya açılabilir ki; yok artık dediğinizi duyabilir gibiyim.
Yasaksız, töleranslı, karşılıklı saygı ve hoşgörünün hakim olduğu bir ülke dileğiyle…
Not: Görsel http://galeri.uludagsozluk.com/15/22-a%C4%9Fustos-2011-internetin-filtrelenmesi_134644.jpg adresinden alınmıştır. Hazırlayan kişilerin emeklerine sağlık.
4 yıl önce bugünü hatırlamaya çalışıyorum dün geceden beri. Oysa fark ettim ki, unutmadığın, sürekli kafanda yaşadığın bir şeyi hatırlayamazsın. İnsan beyni anıları geri çağırmak üzere programlanmış. Aradan geçen 4 yılda olur olmaz zamanda bu anıların akılda belirivermesi pek sağlıklı bir durum değil sanırım. Gerçi sağlıklı bir insan olduğum pek söylenemez ya o da başka bir hikayenin konusu.
Sabah yüksek lisans derslerinden birinin sınavı olduğundan gece geç yatmış bünye, telefonun acı acı çalması ile yataktan tek göz açık zorla kalkıyor. Telefonda “Amca” yazısını görmek gelen haberin ne olduğunu anlamak için yeterli aslında, hislerinin kuvvetli olması ile övünemeyeceği bir an insan için. Acı haber, o kadar basit bir söyleyiş ile geliyor ki kulağa hala o an aklıma geldikçe şaşarım.
Ardından gelen telefon trafiği, anlamsız koşturmacalar, hemen yola çıkma, 4-5 saatlik yolculuğun hem geçmek bilmemesi hem de arabadan indikten sonra ne ara geçtiğini anlayamama. Onsuz geçen ilk gece ve ertesi gün. Öğlene kadar parçalı bulutlu seyreden havanın, cenaze namazından hemen sonra patlaması, mezarlığa kadar geçen sürede aralıksız yağmur yağması ama ne hikmetse tam defnederken yağmurun bıçak gibi kesilmesi, mezar kapandıktan sonra yine sağanak yağmur yağması. Hala derim; dünya bile iyi insanları gözyaşları ile uğurlar diye.
Ben 4 senedir her gün, ama özellikle de bugün, hep biraz eksik hissediyorum kendimi. 4 senedir her gün, ama özellikle de bugün, etrafta babası ile gezen çocuk görmek çok dokunuyor içime. Birinin baba diye seslenmesini kulağımla değil de kalbimle duyuyorum ve acıtıyor. Hani o duygusuz, donuk, umursamaz ben, aklıma geldikçe her gün, ama özellikle de bugün, içimde hala daha ölmemiş duygu parçaları olduğunu hatırlıyorum.
Şu Türkçe dilinde babalar için yazılmış en güzel şey kanımca Can Yücel’in Hayatta Ben En Çok Babamı sevdim şiiri. İşte ben her yıl bugün, en çok o şiiri dinleyerek anıyorum O’nu.
Dinlemek isteyene:
Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim
January 26th, 2011
Genel Yazılar
|
Yorum Yok
Her bir saniyenin amansızca üzerinize geldiği, sizi bunalttığı; rakibinden hıncını alamamış kafes dövüşçüleri gibi sağlı sollu darbeler ile sizi sarstığı günlere literatürde verilen terimsel bir ad var mıdır? Henüz yoksa bile icat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Her aksilikten sonra tam da “olsun, hayat devam ediyor” demek üzere ağzınızı açtığınızda, yeni bir darbenin geldiğini görememek ağzınızın açıklığından mıdır yoksa aşırı iyi niyetten mi bilinmez. Bir gerçek var ki aksilikler hep peş peşe gelir; delikanlı gibi teker teker geldikleri görülmemiştir. Bunaltıcı bir günü yarıda kesip uyumak, uyumak ve yine uyumak… Her zaman en güzel kaçış gibi, umarsızca, sanki uyandığında her şey kendiliğinden hallolacakmış gibi; kendimce bulabildiğim en rasyonel olmayan ve bir o kadar da güzel çözüm.
Başlıkta sorduk ya; kim korkar hain hayattan? Korkmayan var mı?
Not: “Bir anlık buhran kalıcı hasar bırakır” isimli bir kitap ile bu konuları derinlemesine irdelemek lazım aslında.
January 12th, 2011
Genel Yazılar
|
Yorum Yok
Bir yaşın daha alıp başını gitmesinden kaynaklanan hüznüm, yeni yaşımın sevinci ile dolmadığında, yaşlanmanın pek de hoş bir şey olmadığını anladım sanırım. Geçirdiğim psikolojik travmaların etkisinin bunda büyük etken olduğundan neredeyse eminim aslında. Ailedeki erkeklerin ölüm istatistiklerini tutmam ve ortalamanın yaşıma olan yakınlığı da bir etken.. Yeni bir yaşa girmiş olduğum için sevinmek ne kadar anlamsız ise trenin kaçıp gittiğinin farkına varmak; bu duruma üzülmek de o kadar anlamsız belki de.
Her geçen yaşta geçmişte yapamadıklarımıza olan özlem artıyorsa eğer ve biz her seferinde cümlelerimizi “keşke”ler üzerine kuruyorsak, bir şeyleri değiştirme vaktinin geldiğini anlamak lazım. Bunu anlayıp hala değiştiremiyorsak eğer; ya gücümüz yetmiyordur ya da hayata olan yorgunluğumuz değiştirme azmimizi baskılıyordur. Her iki durum da dışardan bakınca bir tür korkaklık olarak adlandırılabilir. İçinden baktığında ise hayata karşı olan yorgunluğun, yaşın ilerlemesi ile gelen hayata karşı vurdumduymazlık ile yer değiştirdiğini gösterir.
Genç Werther’in Acıları depresifliğinden, Anathema dinlemiş ergen psikolojisine uzanan bu süreç geçmişin getirdikleri ile geleceğin getiremeyecekleri kıyaslamasından sürekli mağlup çıkmanın bir yansıması. Eskilerin sıkça söyledikleri bir baltaya sap olamamak sendromu ile bir baltaya sap olup da hayatta bir dikili ağacı olamamak durumlarının kesiştiği nokta işte tam da bu günde anlam kazanıyor.
Mantıklı olan, bir eylem planı eşliğinde hayata yılmadan yeni baştan girişmek belki. Peki her giriştiğinde hayat arkandan dolanıp, seninle dalga geçer gibi, kafana bir tokat atıp kaçıyorsa? Peşinden koşar yakalarsın diyenleri duyuyor gibiyim. Ama her yakaladığınızda elinizden kaçıp bir tokat daha yediğiniz gerçeğini nasıl bir kenara bırakabilirsiniz?
Hep başka bir özlem değil mi zaten her doğum günü? Hep bir dönüm noktası; dönüp dolaştığı yer sizinle sınırlı olan. Başkasına dair değil de sizin sizi sınırlamanız ile ilgili bir dönüm noktası. Sanki, kendi hayatından, doğduğundan beri kaçmak isteyip de aynı noktaya her yıl geri dönmek gibi. Geçen zamanda hep geliştik, geliştim, değiştim; tanıdığım, tanıyabildiğim, okuduğum, okuyabildiklerim ile… Diğer yandan her yıl, hep aynı günde, geriye dönüp baktığımda; elde kalan aynı kaçma, gitme, kaybolma isteği… Eskiden beri mi böyle idi yoksa geminin ana direğini kıran o büyük fırtınadan sonra mı böyle oldu bilinmez. Bildiğim tek şey; tam da o fırtınadan beri, ne o gemi aynı gemi, ne de o yaralı gemi yeni bir direk sahibi. Üzerine gelen kasırgalara doğru savunmasızca giderken, sadece küçük yelkenleri kalmış üzerinde. Dedik ya ana direk çoktan gitmişti. Öğrendiklerim, atlattıklarım, lodos yüzümde patlarken terse dönen rüzgar ile poyrazın ardından savurduğum küfürler…Hiç biri yetmedi yeni bir gemi ile yola devam etmeye. Yolun başında bindiğim gemi kendi hayatımdı çünkü..İnsan nasıl yenisini yapabilir ki? Ya yıkılan direk.. O sonranın ve her zamanın konusu; her geçen anın…
Bir de doğum günü manisi(!?) gelsin Can Yücel’den:
“Çatal yüreğimle türkülü yollara
düştüm ki o kadar olur…
Seke seke ben geldim
Sike sike gidiyorum…”
Not: Hayatı, gitmeyi, yaşlanmayı ve zihinde canlandırdıklarını son iki dize kadar anlamlı anlatan başka bir şair bulamadım. Belki benim cahilliğim, belki ağzım bozuk…Bizi tıktıkları bu dünyada delirmeden ya da sövmeden yaşamak mümkün mü?
September 9th, 2010
Genel Yazılar
|
1 Yorum
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden…. Yahya Kemal
Her kaybedilenin ardından, kendi içine yapılan yolculuk, kaçınılmaz sona olan yakınlığın ölçülmesi, hayat denilen yanılsamanın muhasebesinin yapılması için belki bir fırsat….Acı ve zor katlanılan bir fırsat hem de; gideni bir daha göremeyecek olmanın verdiği hüznün yüklediği bir bencillikle hep güzelliklerin hatırlanması, ona dair tüm mutlulukların, kaybetmenin acısına katık edilmesi. “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür” derken Ziya Paşa bir genellemeye mi ulaşmıştır yoksa böyle anları dışlamış mıdır bilinmez elbet. Bilinen tek şey, mutlak olan gerçek karşısındaki acizliğimiz ve bu gerçeği pek çok başka insanla paylaşmamıza rağmen takındığımız “benimki başka kimseye benzemiyor” bencilliği.
Kaybedilen, kaybedişin her anını hem fiziken hem ruhen sonuna kadar yaşadığınız biri de olsa istem dışı kaybettiğimiz bizim için yaşayan ölüler de olsa durum pek farklı değil. Her seçimin bir kaybediş olduğunu savunanlara inat, seçmeden de kaybeden olabilmek, aslında kendi hayatımız dahil pek çok şeye hükmedemediğimizi gösteren bir acizlik durumunun farkına varmak. İnsan için durumu kötü kılan da kaybedişin acı ve kederine bu acizliğin eşlik etmesi aslında.
Hayat, her kaybedişte, acı eşiği hep bir üst noktaya taşınan bir denek gibi muamele etmekte insana. O acı eşiği yükseldikçe yüreğimizden kopan parçalar, kabuk bağlayan yerler hep artmakta. Bir ömrün sonunda elimizde kalacak olan ise nasırlaşmış bir kalp. Oysa biz insanlar onu bile yaşlılara has bir olgunluk olarak olağanlaştırmaktayız. Doğrudur; yaşlanmak hoşgörü ve olgunluğu da beraberinde getirir. Tıpkı kabullenmişliği ve kaçınılmazlığı özümsemeyi öğrenmiş bir hayatın sonunun geldiğini bize bildirdiği gibi. Onlar bize gelmezken hiçbir zaman, biz onlara gideriz. Bizi nasıl beklerler, nasıl karşılarlar hep muamma. Acaba gerçekten gittiler mi?
Bekle dedi gitti
Ben beklemedim
O da gelmedi
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi
Ö.Asaf
Temmuzun son demlerinin yaşandığı bu günlerde, her nekadar temmuza değil de ağustosa yakışan bir sıcakla kavrulsak da uzun zamandır yazmamış olmanın utancı ve ağırlığı altında klavyemde tıkırdamaya başladım..
Hukuk adına, hayat adına yazılabilecek çok şeyler oldu son dönemde.. Hepsi de iç karartıcı konular öyle ki; değil yazın bu sıcak günlerine ancak Norveç denilen ülkenin puslu soğuğuna yakışır cinsten..Eski bir Türk destanının destansılıktan çıkıp 3. sınıf bir yazarın hikayesine dönüşmesini mi istersiniz? Ya da işlerine geldiğinde yargıyı bağımsız işlerine gelmediğinde ise bağımlı ilan eden apolitik politikacıları mı? Hepsinden bolca mevcut canım memleketimde. Denizde kum bizde dert yada bizde dert denizde kum belki de..
Kondom isimli şarkıcıkları dinleyip, başbakanın oğlunun gemiciğine takılmadıktan sonra bizden iyisi de yok aslında. Hele bir de particikleri kapatıp, Ergenekon yurdundan fırlamış Türkcükleri içeri atıyorsak (destana yollama vardır 301. madde ile ilgimiz yoktur) deymeyin keyfimize. Dedik ya, yada demeye çalıştık ya..İlginçtir güzel ülkemiz..
Bizler yerli malı haftası ile büyümüş son nesil olarak tüketecek yerli malı bulamazken, atalarımızın “kafirun” dedikleri tüketmek için bolca Bankacık buldular kendilerine. Amip gibiler mübarek, bir de bölünerek çoğalsalar tam olacak..Finans piyasası demişken enflasyon canavarı Canavarcık olarak yaşamını idame ettirmekteymiş. Enflasyounu 3 rakamlı hallerini bilen bizler için hala korkutucu bir durum söz konusu değil belki, tek korkumuz yerli dizi enflasyonu..O da son demlerinde gerçi, yakında onu da AB standartlarına uydurur -Standart demişken bir AB standartları enstitüsü şart mı ne?Saatleri Ayarlama Enstitüsü kıvamında bir bürokrasi olmazsa kurtarmaz zira bizi- hint dizilerini yerli dizi diye yuttururuz vesselam. Tıpkı Çin mallarını Türk diye giydirdiğimiz gibi.
Tek bir satırını bile paylaşmayacağınız bir yazı belki bu, veya yazıcık; yazımsı. Her ne denirse densin yazanın kafasının karışmışlık derecesini göstermesi açısından gerekli..
Not: Beni arayanlar evimde TRT 1 kanalını siyah beyaz izlemeye çalışıp eski ve kaliteli programları bulamadığı için hüzünlenmiş vaziyette elindeki “Panço” cipsi yiyen, yoldan geçen pamuk helvacıdan pamuk helva alan, hala mahalle arasında taştan kale kurup top oynayan, kavanoz dibi cam ve kemik çerçeve ikilisini garipsemeyen çocukları dikkate almadan geçmesinler. Aralarında ben de oynuyor olabilirim..
- Ya teyze top balkona kaçtı atar mısın?
- Sizi gidi eşek sıpaları sizi kaç kere dedim burda top oynamayın diye….kesicem topunuzu….
Bir anlam vardı uzakta bir yerde. Ne olduğunu bilmediğimiz ama kendisi için yaşadığımız. Günü anlamlandırmak için hep o anlamdan faydalanırdı insanlar. Bir gün, bir başka anlam onun yerini alana kadar…
İlk anlama Tanrı demişti insanoğlu..Soyuttu; elle tutamazdık, gözle göremezdik. Ama bilirdik ki o bizi görürdü. Kurallar koymuştu kendi anlamının mantıksal çerçevesinde; ya da belki de bizler onun kurallar koyduğunu düşünmüştük. Başlangıcı ne olursa olsun, bizleri bağlardı o kurallar..Hayatımızın adımları, hep o anlam ile hayatımızı ne şekilde yorumladığımıza göre değişirdi.
Sonra ikinci bir anlamı farketti insanoğlu. Bu anlam çok daha somuttu; elle tutulmuyordu belki ama sonuçlarını katı bir soğuklukla hissettiriyordu. Ölüm dediler adına; ilki gibi gene hayatımızı yorumlarken kullanılıyordu. Ama bu sefer derin bir korku ile, kaçınılan bir olgu olarak. Artık öyle bir hal almıştı ki ilk anlam ile birlikte hemen akla gelen, korkulan olmuştu. Hatta kimi insanlar diğerleri ilk anlamdan uzaklaşmasın diye ikinciyi kullanır olmuştu..
…Ve sonra, belki bir gün gelecekte…Asıl anlamı keşfedecekti insanoğlu. Varlığının yegane sebebini; kendisini ve etrafını koşulsuz sevmeyi..İşte o zaman ilk anlamı yaşayıp ikinci anlamda kaybolmayı öğrenecekti…

February 2nd, 2008
Genel Yazılar
| etiketler:
Genel Yazılar |
5 Yorum
İçinde bulunduğumuz çağın insanı içinde kaybeden keşmekeşinde, tad alarak değil de, sanki bir günü daha atlatmak için harcıyoruz hayatlarımızı..Modern toplumun ya da modern toplum diye bize dayatılanın üzerimizde kurduğu baskılar çok zaman yaşamımızı sınırlandırıyor. Sabah 8 akşam 6 mesaileri, trafik çilesi, güncel sorunlar ve her gün içinden asla çıkılmayacakmış gibi duran onlarca sorun.. Modern çağın üzerimizde kurduğu hakimiyet artarken düşüncelerimiz de bu baskıdan nasibini alıyor. Tek derdi elindeki odun parçası ile bir hayvan avlayıp akşam mağarasında yaktığı ateş kenarında bu eti yemek ve ömrünü her gün yeni bir şeyi -farkında olmadan- keşfederek yaşamak olan atalarımız, elbette ki bizden daha basit sorunlara sahiptiler. Para yerine takas, ocak yerine ateş kullanırlardı, modern çağın standartlarına göre belki de barbardılar..Peki ama bizden daha mı mutsuzdular?
Modern çağın insanı, bir yandan eskiyi içinde yaşadığı zamanın ölçütleri ile değerlendirirken diğer yandan kendince yeni değerler ortaya koymakta. Bugün artık yamyamlık bir suç olarak görülürken, milyonları herhangi bir hammadde için öldürmek “savaş” adı altında değerlendirilebiliyor. Oysa ki, ilkel addettiğimiz bir yerlinin, tanrısal-üstün özellikleri bulunduğunu düşündüğü bir insanı, onun ruhuna ve gücüne sahip olmak için yemesi ile milyonları en nihayetinde bir “madde” için öldürmek sonuçları itibariyle farklı olgular değil..Hatta zamanı ve koşulları içinde -bir ütopya olsa da- etik bir değerlendirme yapıldığında birinci olayın ikincisinden daha erdemli bir vaka, inanış olduğu düşünülebilir. Özüne inildiğinde insanın insanla savaşı tüm kültürlerde var olmuş gibi gözükmekte.
İronik bir şekilde Cicero’nun öz deyişinde belirttiği gibi “ibi societas ibi ius” (nerede bir toplum varsa orada hukuk vardır) durumu aslında bu savaş halini örtülü olarak belirtmektedir. Aslında, her toplumsal düzeyde bir hukukun varlığını vurgulayan bu söz, alt yapısı itibariyle bu durumun gerekli olduğunu da belirtmekte. Çünkü, nerede ve ne zaman yaşamış bir insan topluluğu varsa gerek iç ve gerekse de dış çatışma hep varolmuş. Bu noktada hukukun çatışma kültürünü sonlandıran bir etki göstermediği ve fakat getirilen her kurala karşı birisinin ya da birilerinin muhalif kaldığı gözlemlenmektedir. Demektir ki bizleri çevreleyen kurallar silsilesi herkesi memnun edebilmiş değildir. Acaba bu büyük üstad Goethe’nin kurguladığı; “insanlara oldukları gibi muamele edersek onları daha kötü kılarız; eğer onları olması gerektiği gibi ele alırsak olabilecekleri kadar iyi yaparız” şeklindeki toplumsal hukuk tanımının iflası mıdır? Yoksa hukuk denilen sistem zaten en başından beri ölü -yada yumuşatılmış bir ifade ile- sakat doğmuş bir çocuk mudur? Asla cevaplanamayacak bir soru değil mi? Sorunun cevabı eski bir paradoksta gizli; “bir Giritli bütün Giritliler yalancıdır demiştir.”

February 1st, 2008
Hukuk Yazıları
| etiketler:
Hukuk Yazıları |
2 Yorum